İçeriğe geç

Gün: 21 Ağustos 2024

Palamut Masalı

Daha önceleri tasarlamış ve yazmış bulunduğum kısa öykülerden biri olan Palamut Masalı isimli bir öyküyü, Alacakaranlıktan Şafağa Serisi’nin ilk kitabı olacak olan ve hâli hazırda yazıyor olduğum Gecenin Rüzgarları’na entegre etmek için öyküyü büyük oranda tekrar düzenledim. Daha önceleri yaklaşıp 8000 kelime olan bu öykünün yarısından fazlasını kestim ve kalan 3000 küsür kelimelik kısmı tekrar düzenledim. Bunun en büyük nedeni Gecenin Rüzgarları’nın geçmişinde, şimdi devasa bir bataklık olan bölgede yaşamış olmasını istediğim yarı efsanevi bir derigiyen kral olan Palamut Kral’ın yaşantısını ve saltanatını büyük oranda gizemli tutmak istemem. Bu sebeple öykü Palamut Kral’ın hüküm sürdüğü yıllara dayanmak yerine onun yaşantısının erken yıllarına, yani çocukluğuna dayanmakta. Hikayeyi oluştururken kullandığım tema, Gecenin Rüzgarları’nda kullandığım temaya nazaran çok daha fantastik, çok daha masalsı olsa da bu temayı tümüyle masalsı bir hale getirmemek için öykünün gidişatını bozmayacak, ürkünç ve gergin birkaç unsur ekledim. Bu gibi detayların hem Palamut Kral karakterine hem de derigiyenlere eskisine göre daha fazla derinlik kattığını düşünmekteyim.

Hikayeyi yayınlayıp yayınlamamak konusunda ise kafamda hâlâ büyük soru işaretleri var. Öykünün teması, tonu ve estetiği hoşuma gitmiş olmasına rağmen bunun tek başına bir eser niteliği taşıyıp taşıyamayacağına emin değilim. Bunun üzerine öykü sevdiğim gizemli temaya uyuyor mu yoksa sır perdelerinin ardına gizlediğim bazı gerçekleri, tüm düzenlemelerime rağmen hâlâ fazla mı açık ediyor bilemiyorum. Yine de bir yanım bu kısa öyküyü yayınlamamı, hatta bu gibi öyküleri bir derleme halinde, Alacakaranlıktan Şafağa Öyküler başlığı altında yayınlamamı istiyor. Çünkü daha öncesinde yazmış olduğum tıpkı Palamut Masalı gibi birkaç kısa öyküm daha var ve bunların okunmasını, beğenilmesini derinden arzuluyorum. Örneğin okuyucuların Tilki Joalla’yı, Eski Kral Cole’u veya Delidiyan Figg’i tanımasını istiyorum. Bu konuda ne yapıp yapmayacağıma uzun bir süre düşündükten sonra karar verme niyetindeyim.

Hikayenin temasına ve esin kaynaklarından detaylıca bahsetmem gerekirse açıklamam gereken ilk şey sanırım Türkler’in ulusal destanı olan Türeyiş Destanı’nından fazlaca ilham aldığım olacaktır. Orijinal metinde, kurtla çiftleşen insan yerine burada Palamut ve Palamut Kral olarak anılacak, türünün son örnekleri olan iki karakter var. Ayrıca fazlasıyla sevdiğim eserlerden olan Hayao Miyazaki’nin kaleminden çıkmış olan Mononoke-hime isimli mangaya da birkaç referans mevcut ki bunun temaya uyduğunu, ona renk kattığını düşünüyorum. Yine de tüm bunların ötesinde isimsiz bir esin kaynağım var. Küçük bir çocukken, televizyonda izlemiş olduğum ve ismini asla öğrenemediğim, kurtlar ve insanların savaşını anlatan bir animasyon serisi olduğunu tahmin ettiğim dizi, iki düşman kavmin barışmasını ve yaşadıkları ufak bölgeyi birlikte yönetmeye başlamasını konu alıyordu. Sanırım bu bile öykünün bahsedilmemiş kısmı hakkında gereğinden fazla ipucu veriyor.

Korku, Kozmik Korku; Anlamsızlık ve İlkellik

Korkunun edebiyatta da elbette ki gerçeklikte olduğu gibi birden fazla çeşidi, tonu ve rengi var. Örneğin Psikolojik Korku; doğaüstü olaylar, canavarlardan farklı olarak bir insanın zihnini ve zihninden geçen çarpıklıkları yansıtarak, akıl sağlığını kaybetme sürecini ve akıl sağlığını kaybeden bir insanın yaşayıp yaşatabileceklerini göstermekte. Psikolojik Korku’dan farklı olarak Slasher türü çoğunlukla okuyucunun, izleyicinin veya oyuncunun en ilkel içgüdülerinden olan kaç veya savaş durumunda kaldığı, bağ kurduğu karakter veya karakterleri, ikonikleşmeye yatkın kostümü veya maskesiyle öldürmeye çalışan bir seri katile karşı yaşadığı korkuyu hissetmesini sağlamakta. Bu derin korku karşısında insanın bu durumda ne denli çaresiz, ne denli acınası olduğunu aktarmaya çalışmakta.

Bu iki korku türü haricinde elbette ki bahsetmem gereken; ruhlara veya doğaüstü farklı yaratıklarla bezelenmiş, çoğunlukla semavi dinlerle oluşturulmuş algı tabularını yıkmaya çalışan, bunları sarsarak insanın doğru bildiğini titretip onu ürkütmeyi amaçlayan Paranormal Korku var. Bence buradaki korkunun asıl nedeni var olduğu yanılgısına düşülen evrenin ve yaşamın ahenginin bozulmasıyla ortaya çıkan inanç boşluğunun bıraktığı, sığınma ve güven korkusu.

Tümünün ötesinde bir korku türü var ki bence bu; korkuyu bize, modern insana en doğrudan hissettirebilen, derin ve içten olan korkumuzu vurgulayarak inancımızı, mantığımızı ve stabilitemizi sarsarak onu yerle yeksan etmeyi başarabilen Kozmik Korku. Bu türün korku odağı olan kozmos yani evren elbette ki devasa, uçsuz bucaksız ve bilinmezlikle dolu. Bence insanın çaresizliğini ve zavallılığını onun yüzüne vurmayı daha iyi başarabilen bir korku türü daha yok. Evrenin bilinmeyenlerle dolu takım yıldızlarını, galaksilerini ve köşe bucaklarında bulunmayı bekleyen güzellikleri öyle üzerinde pek de oynamadan ürpertici, korkutucu bir hale getiren kozmik korku, korkunun en yalın ve saf hali olarak okuyucuyu dehşetin kendisiyle öpmektedir.

İnsanları bir parçası olduğu evrenden ve yaşamından korkmaya iten bu tür aynı zamanda kanımca yazılması ve işlemesi en zor olan, en fazla incelik isteyen korku biçimidir. Bunun en büyük nedeni olarak insanlığın eskisi kadar, ataları kadar evrenin içerisinde, materyalle doğrudan bütün olduğunu düşünmememi söyleyebilirim. Kozmik korkunun vurucu noktası olan bağlayıcılığın ve anlamsızlığın dehşeti, bugünün görece varoluşçu dünyasında çarpıcılığını giderek yitirmekte ve bir çeşit mitoloji birikintisine dönüşmekte. Okuyucuyu büsbütün etkisi altına alan, çaresizlik hissini doğrudan merak ve gizemle bir bütün haline getiren kozmik korku modern toplumda insanın anlam bütünlüğüne karşı olan ilgisini kaybetmesiyle sarsılmakta. Elbette ki rüyalarımıza, yaşadıklarımıza ve yaşayacaklarımıza olan ilgili hâlâ inancımızla, burçlarla veyahut fal ile sürdürmekteyiz. Fakat ya yaşayamayacaklarımıza olan ilgi ve merak?

Atalarımız gökyüzüne bakıp uçsuz bucaksız gök mavisinin karanlıkla yıkanmasıyla tanrıları, ölümü, onları aydınlıkla kucaklayan güçleri ve onları karanlıkta bekleyen şeyleri görüp bunu anlamlandırmaya, nitelikli bir anlam bütününün parçası haline getirmeye çalıştılar. Bu örüntüye ve nitelikli bütünlüğe karşı atalarımızın duyduğu merak onları devamlı olarak düşünüp, kırılmaya, bükülmeye itti. Varoluşun içinde her daim sarsıldılar. Modern dertlerin, açlığın içinde her birinin özel olduğu yanılgısına düşen bireyler ise yaşamdan ve toplumdan uzaklaşıp soyut dertlerin peşinden sürüklendiler. Günde ortalama sekiz on saat çalışan, toplumun en küçük halkası olmasına rağmen toplumdan kopuk olan bireyin anlam arayışına ve anlam bütünlüğüne karşı ilgisini kaybetmesi elbette ki şaşırtan şeyler değil beni. Nitekim kozmik korkunun altın çağı olan yirminci yüzyılın ilk çeyreği toplumun kesin olarak değişip bilinen yaşamın farklılaştığı eşsiz şekilde kaotik dönemlerden biriydi. Bir anlamda varoluşçu bütünlüğün oturmasından önce insanın karşısında çaresiz ve güçsüz kaldığı tankların, silahların, uçakların, bombaların etkisiyle önemini yitiren insan hayatı giderek daha az belirgin hale geldi. Devasa fabrikaların gölgesinde, dinmek bilmeyen motor sesleri ve gökyüzüne salınan buharlı makinaların gazları eşiğinde yaşamaya başlayan insanlar bir dünya savaşının rengiyle boyandı. İnsanlar modern dünyanın beklentileri karşısında yaşamaya, birer kimlik edinip, çalışmaya muhtaçlardı. Bu trajikomik durum beraberinde yeni normlar getirdi, asırlardır süren kültleri, dini inanışları, semavi ahlakı tümüyle yıkıp geçti ve toplumu onların harabeleriyle bıraktı.

Neredeyse hiçbir zaman tanrıya ve bir bütüne karşı bir inanç oluşturabilmiş değildim. Yine de küçük bir çocukken onunla görece çok daha fazla zaman geçirdiğim, inancındaki dini vazifeleri yerine getirirken ona eşlik ettiğim kuzenim birkaç yıl önce tanrıya olan inancını kaybettiğini söyledi. Bu durum ilk bakışta çok sarsıcı bir durum değildi elbette, benim görüşüme göre anlamsızlığı bulmuştu. Yine de bu anlamsızlığın, küçükken korktuğunda sığındığı bir limanın belirsizlikle dolu sular altında kaldığını anlatan kuzenim eskiden olduğu çocuğun yanında çaresiz ve tekinsiz hissettiğini söylemişti. Bence bu durum kozmik korkunun yapı taşı olan belirsizliğin ve belirsizliğe karşı duyulan korkunun en güzel örneğiydi.

Belirsizlik modern insanın yeniliğe karşı duyduğu korkunun eşlikçisiydi. Değişim, insan için korkutucuydu, onu konfor alanından çıkartıp sarsan yeni bir gerçeklik demekti. Bilmediğiniz dilleri konuşan, anlamadığınız insanlarla milyonlarca insanla dolu şehirlerde bir arada yaşamak, yan yana oturmak zorundaydınız. Bu durum gelenekçi ve muhafazakar insanın kültürünü tıpkı inancını kırdığı gibi kırıp değiştiriyordu. İnancın tabuları giderek kırılıp belirsizleşti, bu gizli kültür devrimi etkisini öfkeye, korkuya ve uç noktalardaki siyasi baskıya bıraktı. Bugün dünyanın pek çok yerinde katledilen transseksüel bireyler, eşcinseller ve aktivistler Avrupa’nın merkezi olan Paris’te olimpiyatlarda altın madalyalar alabiliyor. Bu hızlı değişim ve farklılık çarpışması beraberinde kozmik korkunun yeni merkezi olan devasa kaosu doğuruyor.

Merkezine insanın ve evrenin bilinmezliğini, kaosunu alan kozmik korku, evreni her ne kadar bebek adımlarıyla öğreniyor da olsak onun bildiğimizin aksine, bilinmezlikle ve karanlıkla olan kenar köşelerini, orada bizim için bekleyenleri göz önüne atıyor. Bilinmezlik tıpkı atalarımızın yaptığı gibi bizi soru sormaya itiyor. Vermeye çalıştığımız cevaplar değişse de sorduğumuz sorular her zaman aynı kalıyor. Bir anlam var mı? Bir ahenk var mı? Bizden başka kimse var mı? Bunlar sorgulanmaya başladığı vakit vermeye çalıştığım cevapların yetersizliği bizi muğlak bir gizem perdesinin ardından selamlıyor.

Henüz varlığını bile bilip bilmediği dünya dışı yaşam formlarını biçimlendiren insan aslında bu konudaki korkusunu daha başından belli ediyor. Onlara belli, spesifik bir görünüm vererek humanoidleştiriyoruz, bunu yapmadığımız durumlarda çoğunlukla Ailen filmindeki gibi ona daha saldırgan, daha vahşi bir görünüm veriyoruz. Bu ve bunlar gibi sayısız örneğin ortak noktası onları her zaman ürkütücü, korkutucu tasarlıyor olmamız. Estetikten ve zarafetten yoksun, saldırgan ve ürkünç. Yine bunun nedeni bilinmeyene karşı duyduğumuz korkunun birer vücut bulmuş hali olarak onları düşünmemizde yatıyor.

Kozmik korku öykülerinde yaratıkların kısmi bilinmezliği onların düşüncelerinin, davranışlarının veya tavırlarının öngörülemezliği onları tanımlamamızı ve algılamamızı zorlaştırıyor. Örneğin bir psikolojik korku türüne sahip eseri izlediğimiz/okuduğumuz zaman yapmaya çalıştığımız ilk şey olası seri katilin kim olduğunu ve davranışlarının ardındaki örüntünün ne olduğunu çözmeye çalışmamız oluyor. Onun bilinmezliğini, gizemini kırıp geçmek, düşmanımızı tanımak istiyoruz. Bu bize bir rahatlama veriyor, eserin sonunda onun motivasyonunu anlamak kendi egomuzu kabartıp, onun dehşetini küçültüyor. Nitekim çoğunlukla neye benzediğini bile algılayamadığımız kozmik korku yaratıklarına karşı anlamsız, değersiz ve algısız hissetmek bizi annemizin rahminden çıktığımız zamanki kadar çaresiz ve çıplak hissettiriyor. Sığındığımız ilk silah olan anlam arayışı sisli bulutlar ardında kayboluyor ve bizi bize bırakıyor.

Kozmik korkunun bir başka yapı taşı olan belirsizlik karşılıyor burada bizi, belirleyemediğimiz bir duruma karşı algılarımızın ötesinde bulunan bir anlamsız örüntü bütünü etkisiyle doğru bildiğimizi unutup yolumuzu kaybediyoruz. Kayıtsızlığın bence en korkunç tarafı, özellikle bu edebi korku türü içerisinde kaosun, kötümser veya iyimser olmadığı gerçekliğidir. Kaos karşısında okuyucu önemsizdir, karakterler, mekanlar, etik ve diğer pek çok evrensel olmayan algı önemsizdir. Zaman karşısında insan önemsizdir, zaman mekana ve hıza göre değişkenlik gösterir ve insanın doğru bildiğini bozar. Eğer şayet evrende bir üst anlam varsa bile anlamsızdan da ziyade önemsiz olan insan onu algılayacak, çözümleyecek potansiyele sahip değildir. Onun için hakikate erişecek bir durum ne kadar istese de arasa da mümkün değildir. Bu anlamsızlığı ve kayıtsızlığı vurgulamak istercesine devasa tasarımlara sahip yaratıklar, insanın kendini onlar karşısında küçük, değersiz hissetmesini sağlamakta.

İsimlendirme ve Seri Adı Üzerine

Yazmaya başladığım serinin olası ismi ve adlandırması seriyi kafamın içinde oluşturmaya başlamadan önce bile fazlasıyla üzerine düşündüğüm, bir türlü karar veremediğim ve haddinden fazla emek harcadığım bir konuydu. Kitap, oyun, film hatta müzik; kategori fark etmeksizin ortaya koyulan bir eserin ismi bence tarifsiz derecede önem arz ediyor. Bu bir okuyucunun ortaya koyulan sanat eserinden de önce karşılaştığı belli belirsiz bir bariyerin doğal şekli gibi sanki. Okuyucu eseri okuyup okumamaya, onunla vakit geçirip geçirmemeye ve hatta ona ilgi duyup duymamaya bile bu eserin ya da eserler bütününün ismiyle karar veriyor.

Seriye koymayı düşündüğüm ilk isim serinin henüz bir seri bile olmadığı, on yıl kadar önce tek kitaplık bir öykü yazmaya çalıştığım sırada düşündüğüm Griffin’in Yolu‘ydu. Nitekim geçen zamanlarda bu isim yerini önce Kan ve Dans‘a, daha sonra Yeni Çağ’ın Külleri‘ne bıraktı. Zaman içerisinde bu isim üzerinde giderek daha fazla düşündüm. Kan Saltanatı ve Gecenin Rüzgarları fazlasıyla emin olduğum güçlü, vurucu ve temayı olabildiğince doğru yansıtan isimlerdi. Yine de bunlar serinin ismi olmaktan ziyade kitapların veya bölümlerin ismi olmaya daha yatkınlardı. Bir eserin isminin güçlü olması gerektiğini düşünüyorum. Buz ve Ateşin Şarkısı, akılda kalıcı ve şiirsel olarak edebi perspektifte fazlasıyla etkileyici bir isim. Yüzüklerin Efendisi, ilgi çekici ve temanın tüm gerçeklerini okuyucuya çarpan bir isim. Dune, Yerdeniz, Otostopçu’nun Galaksi Rehberi vs vs. Her biri eşsiz, güzel ve akılda kalıcı isimler.

Yine de tüm bu düşünceler sonucunda ulaştığım isim pek de içime sinmemesine rağmen Terkedilmiş Saga olmuştu. Bu isim kısa ve akılda kalıcıydı, evet. Buna rağmen vurgulamak istediğim estetikten, temadan ve edebi estetikten olabildiğince uzak, bağımsızdı. Sanki çıkan bir dize oyunun seri ismi gibiydi, ortalama ve yavandı. En sonunda karar verdiğim isim, serinin başlangıcında da vurguladığım, serinin temelini ve bütün bir estetiğini vurgulayan Alacakaranlıktan Şafağa olmuştu. Bu okuyucuya onu öykünün devamında neler beklediğini söyleyen, oluşturmak istediğim temayı vurgulayan ve istediğim edebi tona fazlasıyla uygun bir isimdi. Alacakaranlıktan Şafağa serisi Gecenin Rüzgarları‘yla başlayıp Şafağın Gözyaşları‘yla bitecekti.

Her Şeyin Ötesinde

Her şeyin ötesinde, yazmayı planladığım romanın ötesinde, benim ötemde, isteklerimin ve arzularımın ötesinde; bu seriyi yazma nedenim neydi ve neden bunca zaman sonra bunu yazmak istiyorum? Şey, zaman hızlı akıp geçiyor. Henüz on-on bir yaşlarında acemi bir şekilde worldbuildingini yapmaya başladığım tek kitaplık öyküm neredeyse on yılı aşkın zamandır genişliyor, değişiyor ve evrimleşiyor. Üstelik bu yazar olan benim dokunuşumla olmuyor, artık evren ve karakterler kendi kendini geliştiriyor. Sanırım bu roman serisinin yazılması için doğru zaman olduğu anlamına geliyor artık. Neredeyse on yıl, beni fazlasıyla yoran on yıl. Orta okulda birkaç kompozisyon dışında hiçbir şey yazmamış bir çocuk olarak başlayıp yazım tarzımı oturttuğum, düşünce biçimimi ve betimleme stilimi geliştirdiğim on yıl. Sayısız kısa hikâye yazdığım, masaüstü rol yapma oyunlarında arkadaşlarıma oynattığım hikâyenin onuncu yılı. Belki yazmaya başladığım şeyle bugün yazıyor olduğum romanın bir bağlantısı yok, evet. Yine de elime bir kalem alıp boş bir sayfaya yarım yamalak bir harita çizmemle başlamış bu hikâye, şimdi yazılmayı hak ettiğini hissettiriyor bana. Bu yüzden yazıyorum. Okunması için değil, sevilmesi için değil, bana birkaç kuruş kazandırması için değil, yazılmayı hak ettiği için.

Bunun haricinde söyleyebilirim ki öykümün geçtiği mekanların; kalelerin ve ormanların, kıtaların, dünyanın tasarımı büyük ölçüde on yıl öncekiyle benzerlik gösteriyor. Aslında bunun başta çocukça olduğunu düşünmüştüm, yine de tarihi haritalarla fazlaca benzerlik gösteriyor. Çocukken de erken ve geç orta çağda yazılmış seyahatnameleri ve günceleri okumaya şimdiki gibi fazlasıyla düşkündüm, bu yüzden bunun beni algımın dışında pozitif etkilediğini düşünüyorum. Yine de elbette ki ‘fantastik bir dünyaya’ özgü hataları olacaktır bu dünya tasarımının, varsın olsun. Bunun bir sıkıntı teşkil edeceğini düşünmüyorum. Bence her detayın mekaniğinde boğulmak edebiyatı öldürüyor, bu yüzden bu hatalar zamanla hoşuma gitmeye başladı ister istemez.

Nereden yazıyorum bunu? Nasıl yazıyorum? Neden yazıyorum? Ben fantastik kurguların pek de popüler olmadığı bir coğrafya olan Türkiye’de yaşıyorum. Bu düşündüğünüzden çok daha önemli bir husus aslında. Kitap okuma oranının bile çok çok az olduğu bir nüfusun etkisini küçükken de hissetmiştim, bu sebeple fantastik bir kurgu yazmaya çekinmiştim, daha temel taşlarla oyalanmakla yetinmeyi tercih etmiştim. Şimdi seri olarak planladığım bu romanlar bütünü o zamanlar tek bir kitap olarak kendi kitaplığıma yerleştirmeyi düşünüp istediğim bir ciltlik eşsiz bir eser olacaktı ve sadece kendimin okuyabileceği bir şekilde yazılacaktı. Şimdi ise aynı anda iki dilde yazıyorum. Biri anadilim olan Türkçe, bir ihtimal benim gibi bu türde yazmaya hevesli birilerine cesaret verir diye ve elbette ki anadilimde daha rahat bir şekilde aktarabildiğim için düşüncelerimi. İkinci dil ise İngilizce, dünyanın en çok konuşulan dillerinin başında geliyor sonuçta, bir okuyucu kitlesi olacaksa tahminen bu sayede olacak. Disleksi birisi için ikinci bir dili öğrenmek, edebi olarak yazabilecek kadar öğrenmek inanılmaz zor. Dürüst olmak gerekirse çevirilerde kız arkadaşımdan inanılmaz bir ölçüde destek alıyorum, onun benim için kendi karamsarlığıma karşı koruyucu bir melek olduğunu söyleyebilirim bu sebeple. Kitabı hem kendi web sitemden hem Royalroad’dan yayınlamayı düşünüyorum, en azından serinin ilk kitabı olan ve halihazırda yazıyor olduğum Gecenin Rüzgarları’nı. Açık konuşmak gerekirse devamında ne yaparım bilmiyorum, yine de şu noktada önemli olan tek şey yazmaya devam etmem gibi geliyor. Belki bir gün gerçekten her iki dilde de kitabı bastırıp kitaplığımın en sevdiğim köşesine koyabilirim.

Açık konuşmak gerekirse seriyi yazmaktan vazgeçtiğim dönemler oldu, böyle bir işin altına girdiyseniz muhtemelen sizin de olmuştur. İnsanların birbirini en rahat anlayabildiği konulardan birinin umutsuzluğun ağırlığı olduğunu düşünüyorum. Özellikle de uzun bir süre boyunca tamamlanamamış bir kitabın, muhtemelen okunmayacak olduğu gerçeğinin suratınıza vurduğunda hissedeceğiniz türde bir umutsuzluk bu. Yine de bazen hayatınızda yaşadığınız bazı olaylar tüm karamsarlığa rağmen sizi ve katı duvarlarınızı parçalayıp geçebiliyor üzerinizden. Sizi her şeye rağmen cesaretlendirebiliyor, Umutsuzluğunuzu veya karamsarlığınızı yenmenize yardımcı olmuyor olsa bile. Bazen en azından bununla savaşabilecek cesareti topluyorsunuz sadece içinizde. Benim için bu karamsar olay geçen yıl iki erkek kardeşimden birini kaybetmemle oldu. Onu trajik ve kanlı bir şekilde kaybetmiş olmak beni çok uzun süre kendi içime hapsetti, bu ne kadar sarsıcı olsa da kendime karşı gelmemi sağladı. Başaramam önemli değil dedim kendime, önemli olan denemiş olmam. Ölümün ağırlığının size anlatılması ve gözlerinizle şahit olmanız bambaşka şeyler, bu bazen yaşamınızda korkmamanız gerektiğini öğretiyor size, en azından bazen. Ben de öyküme benden ve kardeşimden bir parça eklemek istedim, bu yüzden yazmaya yeniden başladım.