Korkunun edebiyatta da elbette ki gerçeklikte olduğu gibi birden fazla çeşidi, tonu ve rengi var. Örneğin Psikolojik Korku; doğaüstü olaylar, canavarlardan farklı olarak bir insanın zihnini ve zihninden geçen çarpıklıkları yansıtarak, akıl sağlığını kaybetme sürecini ve akıl sağlığını kaybeden bir insanın yaşayıp yaşatabileceklerini göstermekte. Psikolojik Korku’dan farklı olarak Slasher türü çoğunlukla okuyucunun, izleyicinin veya oyuncunun en ilkel içgüdülerinden olan kaç veya savaş durumunda kaldığı, bağ kurduğu karakter veya karakterleri, ikonikleşmeye yatkın kostümü veya maskesiyle öldürmeye çalışan bir seri katile karşı yaşadığı korkuyu hissetmesini sağlamakta. Bu derin korku karşısında insanın bu durumda ne denli çaresiz, ne denli acınası olduğunu aktarmaya çalışmakta.
Bu iki korku türü haricinde elbette ki bahsetmem gereken; ruhlara veya doğaüstü farklı yaratıklarla bezelenmiş, çoğunlukla semavi dinlerle oluşturulmuş algı tabularını yıkmaya çalışan, bunları sarsarak insanın doğru bildiğini titretip onu ürkütmeyi amaçlayan Paranormal Korku var. Bence buradaki korkunun asıl nedeni var olduğu yanılgısına düşülen evrenin ve yaşamın ahenginin bozulmasıyla ortaya çıkan inanç boşluğunun bıraktığı, sığınma ve güven korkusu.
Tümünün ötesinde bir korku türü var ki bence bu; korkuyu bize, modern insana en doğrudan hissettirebilen, derin ve içten olan korkumuzu vurgulayarak inancımızı, mantığımızı ve stabilitemizi sarsarak onu yerle yeksan etmeyi başarabilen Kozmik Korku. Bu türün korku odağı olan kozmos yani evren elbette ki devasa, uçsuz bucaksız ve bilinmezlikle dolu. Bence insanın çaresizliğini ve zavallılığını onun yüzüne vurmayı daha iyi başarabilen bir korku türü daha yok. Evrenin bilinmeyenlerle dolu takım yıldızlarını, galaksilerini ve köşe bucaklarında bulunmayı bekleyen güzellikleri öyle üzerinde pek de oynamadan ürpertici, korkutucu bir hale getiren kozmik korku, korkunun en yalın ve saf hali olarak okuyucuyu dehşetin kendisiyle öpmektedir.
İnsanları bir parçası olduğu evrenden ve yaşamından korkmaya iten bu tür aynı zamanda kanımca yazılması ve işlemesi en zor olan, en fazla incelik isteyen korku biçimidir. Bunun en büyük nedeni olarak insanlığın eskisi kadar, ataları kadar evrenin içerisinde, materyalle doğrudan bütün olduğunu düşünmememi söyleyebilirim. Kozmik korkunun vurucu noktası olan bağlayıcılığın ve anlamsızlığın dehşeti, bugünün görece varoluşçu dünyasında çarpıcılığını giderek yitirmekte ve bir çeşit mitoloji birikintisine dönüşmekte. Okuyucuyu büsbütün etkisi altına alan, çaresizlik hissini doğrudan merak ve gizemle bir bütün haline getiren kozmik korku modern toplumda insanın anlam bütünlüğüne karşı olan ilgisini kaybetmesiyle sarsılmakta. Elbette ki rüyalarımıza, yaşadıklarımıza ve yaşayacaklarımıza olan ilgili hâlâ inancımızla, burçlarla veyahut fal ile sürdürmekteyiz. Fakat ya yaşayamayacaklarımıza olan ilgi ve merak?
Atalarımız gökyüzüne bakıp uçsuz bucaksız gök mavisinin karanlıkla yıkanmasıyla tanrıları, ölümü, onları aydınlıkla kucaklayan güçleri ve onları karanlıkta bekleyen şeyleri görüp bunu anlamlandırmaya, nitelikli bir anlam bütününün parçası haline getirmeye çalıştılar. Bu örüntüye ve nitelikli bütünlüğe karşı atalarımızın duyduğu merak onları devamlı olarak düşünüp, kırılmaya, bükülmeye itti. Varoluşun içinde her daim sarsıldılar. Modern dertlerin, açlığın içinde her birinin özel olduğu yanılgısına düşen bireyler ise yaşamdan ve toplumdan uzaklaşıp soyut dertlerin peşinden sürüklendiler. Günde ortalama sekiz on saat çalışan, toplumun en küçük halkası olmasına rağmen toplumdan kopuk olan bireyin anlam arayışına ve anlam bütünlüğüne karşı ilgisini kaybetmesi elbette ki şaşırtan şeyler değil beni. Nitekim kozmik korkunun altın çağı olan yirminci yüzyılın ilk çeyreği toplumun kesin olarak değişip bilinen yaşamın farklılaştığı eşsiz şekilde kaotik dönemlerden biriydi. Bir anlamda varoluşçu bütünlüğün oturmasından önce insanın karşısında çaresiz ve güçsüz kaldığı tankların, silahların, uçakların, bombaların etkisiyle önemini yitiren insan hayatı giderek daha az belirgin hale geldi. Devasa fabrikaların gölgesinde, dinmek bilmeyen motor sesleri ve gökyüzüne salınan buharlı makinaların gazları eşiğinde yaşamaya başlayan insanlar bir dünya savaşının rengiyle boyandı. İnsanlar modern dünyanın beklentileri karşısında yaşamaya, birer kimlik edinip, çalışmaya muhtaçlardı. Bu trajikomik durum beraberinde yeni normlar getirdi, asırlardır süren kültleri, dini inanışları, semavi ahlakı tümüyle yıkıp geçti ve toplumu onların harabeleriyle bıraktı.
Neredeyse hiçbir zaman tanrıya ve bir bütüne karşı bir inanç oluşturabilmiş değildim. Yine de küçük bir çocukken onunla görece çok daha fazla zaman geçirdiğim, inancındaki dini vazifeleri yerine getirirken ona eşlik ettiğim kuzenim birkaç yıl önce tanrıya olan inancını kaybettiğini söyledi. Bu durum ilk bakışta çok sarsıcı bir durum değildi elbette, benim görüşüme göre anlamsızlığı bulmuştu. Yine de bu anlamsızlığın, küçükken korktuğunda sığındığı bir limanın belirsizlikle dolu sular altında kaldığını anlatan kuzenim eskiden olduğu çocuğun yanında çaresiz ve tekinsiz hissettiğini söylemişti. Bence bu durum kozmik korkunun yapı taşı olan belirsizliğin ve belirsizliğe karşı duyulan korkunun en güzel örneğiydi.
Belirsizlik modern insanın yeniliğe karşı duyduğu korkunun eşlikçisiydi. Değişim, insan için korkutucuydu, onu konfor alanından çıkartıp sarsan yeni bir gerçeklik demekti. Bilmediğiniz dilleri konuşan, anlamadığınız insanlarla milyonlarca insanla dolu şehirlerde bir arada yaşamak, yan yana oturmak zorundaydınız. Bu durum gelenekçi ve muhafazakar insanın kültürünü tıpkı inancını kırdığı gibi kırıp değiştiriyordu. İnancın tabuları giderek kırılıp belirsizleşti, bu gizli kültür devrimi etkisini öfkeye, korkuya ve uç noktalardaki siyasi baskıya bıraktı. Bugün dünyanın pek çok yerinde katledilen transseksüel bireyler, eşcinseller ve aktivistler Avrupa’nın merkezi olan Paris’te olimpiyatlarda altın madalyalar alabiliyor. Bu hızlı değişim ve farklılık çarpışması beraberinde kozmik korkunun yeni merkezi olan devasa kaosu doğuruyor.
Merkezine insanın ve evrenin bilinmezliğini, kaosunu alan kozmik korku, evreni her ne kadar bebek adımlarıyla öğreniyor da olsak onun bildiğimizin aksine, bilinmezlikle ve karanlıkla olan kenar köşelerini, orada bizim için bekleyenleri göz önüne atıyor. Bilinmezlik tıpkı atalarımızın yaptığı gibi bizi soru sormaya itiyor. Vermeye çalıştığımız cevaplar değişse de sorduğumuz sorular her zaman aynı kalıyor. Bir anlam var mı? Bir ahenk var mı? Bizden başka kimse var mı? Bunlar sorgulanmaya başladığı vakit vermeye çalıştığım cevapların yetersizliği bizi muğlak bir gizem perdesinin ardından selamlıyor.
Henüz varlığını bile bilip bilmediği dünya dışı yaşam formlarını biçimlendiren insan aslında bu konudaki korkusunu daha başından belli ediyor. Onlara belli, spesifik bir görünüm vererek humanoidleştiriyoruz, bunu yapmadığımız durumlarda çoğunlukla Ailen filmindeki gibi ona daha saldırgan, daha vahşi bir görünüm veriyoruz. Bu ve bunlar gibi sayısız örneğin ortak noktası onları her zaman ürkütücü, korkutucu tasarlıyor olmamız. Estetikten ve zarafetten yoksun, saldırgan ve ürkünç. Yine bunun nedeni bilinmeyene karşı duyduğumuz korkunun birer vücut bulmuş hali olarak onları düşünmemizde yatıyor.
Kozmik korku öykülerinde yaratıkların kısmi bilinmezliği onların düşüncelerinin, davranışlarının veya tavırlarının öngörülemezliği onları tanımlamamızı ve algılamamızı zorlaştırıyor. Örneğin bir psikolojik korku türüne sahip eseri izlediğimiz/okuduğumuz zaman yapmaya çalıştığımız ilk şey olası seri katilin kim olduğunu ve davranışlarının ardındaki örüntünün ne olduğunu çözmeye çalışmamız oluyor. Onun bilinmezliğini, gizemini kırıp geçmek, düşmanımızı tanımak istiyoruz. Bu bize bir rahatlama veriyor, eserin sonunda onun motivasyonunu anlamak kendi egomuzu kabartıp, onun dehşetini küçültüyor. Nitekim çoğunlukla neye benzediğini bile algılayamadığımız kozmik korku yaratıklarına karşı anlamsız, değersiz ve algısız hissetmek bizi annemizin rahminden çıktığımız zamanki kadar çaresiz ve çıplak hissettiriyor. Sığındığımız ilk silah olan anlam arayışı sisli bulutlar ardında kayboluyor ve bizi bize bırakıyor.
Kozmik korkunun bir başka yapı taşı olan belirsizlik karşılıyor burada bizi, belirleyemediğimiz bir duruma karşı algılarımızın ötesinde bulunan bir anlamsız örüntü bütünü etkisiyle doğru bildiğimizi unutup yolumuzu kaybediyoruz. Kayıtsızlığın bence en korkunç tarafı, özellikle bu edebi korku türü içerisinde kaosun, kötümser veya iyimser olmadığı gerçekliğidir. Kaos karşısında okuyucu önemsizdir, karakterler, mekanlar, etik ve diğer pek çok evrensel olmayan algı önemsizdir. Zaman karşısında insan önemsizdir, zaman mekana ve hıza göre değişkenlik gösterir ve insanın doğru bildiğini bozar. Eğer şayet evrende bir üst anlam varsa bile anlamsızdan da ziyade önemsiz olan insan onu algılayacak, çözümleyecek potansiyele sahip değildir. Onun için hakikate erişecek bir durum ne kadar istese de arasa da mümkün değildir. Bu anlamsızlığı ve kayıtsızlığı vurgulamak istercesine devasa tasarımlara sahip yaratıklar, insanın kendini onlar karşısında küçük, değersiz hissetmesini sağlamakta.